15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi; haklıların kazandığı direniş!.. (2)

Fotoğraf: turkiyedireniyor.org

1960 darbesi…

1960 askeri darbesi Türkiye'nin siyasal sürecini kesintiye uğratan ilk askeri darbe olarak tarihe geçecekti.

Atatürkçü ‘Türk modernleşmesinin’ tedrisatından geçen küçük ve orta sınıf katmanlar ve oralardan gelme sol kesimlerin önemlice bir bölümünce, 1960 askeri darbesini politik olarak ilerici, demokrasinin önünü açan bir darbe olarak görüldü.

Türkiye 1950’de, devrenin başında Amerikan emperyalizminin olduğu, aşağıda iplerin askerin eline bırakıldığı “kontrollü yeni sömürge demokrasisi”ne geçmişti.
Bir kez darbelerin önü açıldığında, devlet dersinin dışına çıkıldığında, askerin seçimi beklemeyeceği görülmedi.

Hele idamlar… Hele seçimle gelenlerin tabutla gönderilmesi…

1960 askeri darbesinin yarattığı en olumlu sonuç Birinci Meclis anayasasından sonra en demokratik anayasayı yapması olacaktı.

Ancak onu da asker yapmadı, darbeciler arasındaki çatlaklar üzerinden öğretim üyeleri yapacaktı.

Ancak bu ilkesel olarak darbeye karşı çıkmaya, darbeyle yüzleşmeyle engel olmamalı...

1960 askeri darbesini başlı başına ele almak üzere...

Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruluyor

1960 Askeri darbesinde sonra çok geçmeyecek İşçi Partisi (TİP) kurulacaktı.

İçlerinde 1946 sendikacılarının da bulunduğu TİP, 12 sendikacı tarafından kurulacaktı.

Sanılanın aksine TİP sosyalist bir parti olarak kurulamayacaktı.

Sendikacılar arasında işçilerin haklarını mecliste de savunacak bir işçi partisi kurulması fikri bir zamandır konuşuluyordu.

Başlangıçta böyle bir partiyi Türk-İş’in kurması fikri vardı.

Ancak Türk-İş bundan uzak durdu.

İşçi partisinin kuruluş tarihi 13 Şubat 1961’di. Milli Birlik Komitesi’nin (MBK) kurulacak partilerin bir yıl sonra seçime girebilmesi için kurulacak partiler için verilen sürenin son günüydü.

Türk-İş, İstanbul sendikalarının öncülük yaptığı TİP’in kuruluşuna da katılmadı.

Sonra anlaşıldı ki…

Türk-İş, devlet kontrolünden çıkacağı kaygısıyla TİP'in kuruluşuna katılmayacaktı.



Türk-İş Başkanı Seyfi Demirsoy 1962 yılı Çalışma Meclisi toplantısında TİP’e yaptığı çağrı gerçeği faş edecekti;

"TİP’i kapatın, gelin birlikte Çalışanlar Partisi'ni kuralım."

12 Mart öncesinde muhtemel “sol” cuntanın ideolojik önderi Doğan Avcıoğlu’nun ideolojik önderliğinde, CHP’nin korumacılığı altında “Çalışanlar Partisi” girişimi buydu.

Ancak Türkiye İşçi Partisi’ni kuran sendikacılar, parti örgütlerinin ısrarıyla, faaliyetine devam etti.

TİP’in sosyalist parti olma serüveni, sendikacıların ısrarıyla 1962’de Mehmet Ali Aybar parti başkanlığına getirildiğinde başlayacaktı.

TİP’inde etkisiyle sendikalar ücret sendikacılığından sınıf sendikacılığına yönelecek, demokratik ve siyasal talepler için mücadele verecekti.

Ancak TİP sendikacılık yapmayacak, kurucu sendikaların işine karışmayacaktı.

Türkiye siyasetinde sol bir muhalefetin yapılabileceğini ortaya koyma çabası içinde olacaktı.

TİP’in, TKP geleneğinden gelmemesi ‘bağımsız’ siyaset yapması bakımından önemli bir avantajdı.

TİP, işçilerin, köylülerin, yoksulların haklarını savunacak, ‘Doğu Mitingleri’ ile Kürt halkının varlığını ve haklarını gündeme getirme çabası içinde olacaktı.

TİP, Amerikan emperyalizmine ve NATO’nun Türkiye’deki askeri üslerine karşı tavırlı olacaktı.

Anayasal hak var, yasa yok!

İşçi hakları kavramının yerleşmemesi, kölece çalışma koşulları sürüyordu.

1961'de 'grev hakkı' anayasaya girmişti; ama ortada uygulanacak yasa yoktu.

İstanbul sendikacılarının çabasıyla 1961’de, 'Grev Yasası'nın bir an önce çıkarılması talebiyle Saraçhane mitingi yapılacaktı.

Kavel direnişi var!..

Grev yasası yoktu; ama Kavel direnişi, işçileri ‘yasal (mı), değil (mi?)' tartışmalarını bir kenara bırakarak, haklı ve meşru talepleri üzerinden yürüyecekti.

Verilmeyen işçi ikramiyelerinin verilmesiydi talepleri.

Kavel işçilerinin direnişi kazanacaktı.

İşçi direnişi, grev yasasının ne zaman çıkacağı belirsizliğine son verecek, 1963 yılı Temmuz ayında grev yasalaşacaktı.

DİSK’in kuruluşu

1963 yılından sonra grev, toplu sözleşme hakkı kullanılıyordu ama devlete kontrollü sendikacılık ile mücadeleci sendikacılık arasındaki makasta açılıyordu.

Özel sektörde mücadele sert geçiyor, grevlerle, fabrika işgalleriyle, türlü direnişlerle yürüyen mücadeleci sendikalar işçilerin güvenini kazanıyordu.

İşçiler yeni bir üst sendika istiyordu.

Özellikle Paşabahçe işçilerinin grevi ve Kozlu işçilerinin direnişi yeni bir üst sendikanın ortaya çıkmasının öznel koşullarını olgunlaştıracaktı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, DİSK’ti bu!

13 Şubat 1967’de DİSK kurulacaktı.

Bir büyük direnişin doğuşu…

1967 ile 1970 yılları arasında DİSK’in çatısı altında ve daha çokta özel sektörde, sendikalar işçilere, somut, elle tutulur, o an yaşanan haklar sağlayacaktı.

İşçiler, tuvalete marka ile gittikleri günleri, keyfi işten çıkarmaları, patron, formen, ustabaşı aşağılamalarını, soğukta buz gibi ortamlarda soyunup giyinmelerini, işe yürüyerek gitmelerini, sefer taslarıyla yemek getirmelerini unutmamıştı.

Bu günlere bir daha dönmemek için 15-16 Haziran’ı yaratacaklardı.

İşte bu üç yılda, DİSK’in öncülüğünde, mücadele vererek kazanılacaktı bütün bu haklar.

Bu üç yılda sermaye de boş durmayacaktı.

Bu görevi öncelikle aracı güçler üstlendi.

Türk-İş Başkanı Seyfi Demirsoy, sert bir talimat verecekti:

"Bunları ordusuz general haline getireceksiniz."

Ancak Türk-İş ‘ordusuz general’ sürecine girecekti. İşçiler, Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’e bağlı sendikalara geçmeye başlayacaktı.

Türk-İş rolünü istenen ölçü de oynayamadı.

Devlet eliyle, kanunlar üzerinden DİSK’in kapatılması gündeme gelecekti.

İlk sinyal Türk-İş’in Erzurum kongresinde verilecekti.

Adalet Parti Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk, kongrede yaptığı konuşmada “DİSK’in çanına ot tıkayacağız” mesajını verecekti.

Kanun tasarılarının hazırlanmasında Türk-İş’li, CHP’li ve Adalet Parti’li sendikacılar yer alacaktı.

Sendikaları ve işleyişini düzenleyen 274 sayılı yasa ile 'Grev ve Toplu Sözleşme Hakkı'nı düzenleyen 275 sayılı yasa kaldırılarak, yerlerine 1317 sayılı yasa ikame edilmek isteniyordu.

Bu yasa ile ilgili 1970 yılında dört yasa teklifi verilecekti.

Kanun tasarısının özü; o iş kolunda çalışan işçilerin üçte birini üye yapamayan sendika yetki alamayacaktı.

Tasarı kanunlaşırsa o tarih itibarıyla DİSK’in hiçbir sendikası bu barajı aşamayacak,
toplu sözleşme yapamayacak, hak alamaz hale gelecekti.

Kısacası DİSK, fiilen kapanmış olacaktı.

İşte bu olay İşçiyi isyan ettirecekti.

Tüm itirazlara rağmen süreç işleyecekti.

15-16 Haziran, 14 Haziran'da başlar…

10 Haziran 1970’de DİSK Yürütme Kurulu ‘yasa tasarısını geri alın diye hükümeti uyaracaktı.

12 Haziran 1970'de kanun TBMM’de kabul edilecekti.

14 Haziran 1970'te DİSK’in Merter'deki binasında 800 civarında işyeri düzeyinde sendika temsilcisi bir araya gelecek, “yarından başlayarak üretimi durduracağız” kararı alınacaktı.


DİSK Başkanı Kemal Türkler, toplantı kararlarını şöyle özetleyecekti;

"Siz karar verdiniz. Ona göre hazırlanın. İki gün fabrikalarınızın önüne çıkın. Gösteriler yapın, halkı bilgilendirin, desteğini alın."

Direnişle ilgili de “Kendimizi savunacağız” diyecekti ve devamla şöyle konuşacaktı:

"Eğer sizi göz altına alırlarsa gidip arkadaşlarınızı kurtaracaksınız, yürüyüşler yapacaksınız, gitmek istediğiniz yere giderken, toplu vasıtalara binerken bilet almayacaksınız."

Direnişin biçimi ve motivasyonu bakımından önemli bir konuşmaydı bu!

Çarşamba günü Taksim'de miting yapılacak, 15-16 Haziran direnişi böyle sürdürülecekti.

15 ve 16 Haziran 1970’de, iki gün süresince, 140 bin civarında işçi haklı olmanın verdiği yüksek bir inanç düzeyi ile barışçı ama ‘eğilip bükülmeyen’ bir tutumla İstanbul’un yollarında, caddelerinde yürüyecekti.

Sadece İstanbul’da mı?

İşçiler İzmit’ten de İstanbul’a yürüyecekti.

Kurulan asker ve polis barikatlarını aşarak yürüyecekti.

Polisin saldırmadığı, olay çıkarmadığı toplanma yeri ve yürüyüş kolu olmayacaktı.

Yürüyen işçilerden Mustafa Baylan, Mehmet Gıdak ve Yaşar Yıldırım polis kurşunlarıyla öldürülecekti.


Ancak işçilerin kararlığı kırılamayacaktı.

AP, CHP, CGP … Kısacası bütün sermaye partileri panik içinde, TBMM’yi toplayacaklar, haklı ve meşru işçi haklarını karşılama yerine, ‘ihtilal provasını ezme müesses devlet düzenini koruma’ kisvesi altında anti demokratik yollara sapacaklardı.

DİSK bu anti demokratik sapmaya karşı demokratik hak ve özgürlükler perspektifiyle karşı duracaktı.

16 Haziran’da Kemal Türkler ve DİSK Yürütme Kurulu 1.Ordu komutanı ile yaptığı toplantı gergin ve hiçbir sonuç alınmadan bitmesine,

Komutan “Yetkim olsa sizi tutuklatırım” demesine rağmen,

Dışarı çıktıklarında Kemal Türkler İstanbul radyosundan işçilere “Saldırı yapmayın, saldırmayın” mealinde çağrıda bulunacaktı.

İlk gün, yani 15 Haziran’da 80 fabrika temsilcisi sendikacı ve 422 işçi gözaltına alınacaktı.


Ancak hemen o akşam, yani 16 Haziran akşamı sıkıyönetim ilan edilecek, Türkler ve DİSK Yürütme Kurulu gece yarısı evlerinden toplanacak, 80 fabrika temsilcisi sendikacı ve 422 işçi ile birlikte gözaltına alınacaktı.

Sermaye de boş durmayacaktı.

DİSK’in örgütlü olduğu fabrikalardan öncü işçileri sıkıyönetim makamlarına ihbar edecek, tutuklatacak, işten atacaktı.

Sonuç olarak,

170 fabrikadan işçiler direnişe katılacaktı.

Sıkıyönetim mahkemesinde, Kemal Türkler dahil, toplam 260 DİSK yöneticisi ve üyesi işçiye, 19 DEV-GENÇ’liye davalar açılacaktı.

Sıkıyönetim iki ay sonra kalkınca bu davalar sivil mahkemelerde devam edecekti.

“Sürüncemeli” tutuksuz yargılananlar ve dört tutuklu son davada 1974 affından yararlanarak serbest kalacaktı.

Ancak bütün bu haksızlıklara rağmen hesap bozulacak; haklıların yasası, güçlülerin yasasını tarihe havale edecekti.

Yarınki makalemde bu ‘havalenin’ serüvenini yazmak üzere...

(Devam edeceğiz)

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi