Ayasofya, Osmanlı Türkçülüğü

Fotoğraf: AA

İslamcı, muhafazakâr, Türk milliyetçisi kesimlerin 1950’lerden beri ortak paydalarından biri olan “Ayasofya’nın, siyasal bir kararla Müslümanlara ibadete açılması” gerçekleşti. Türk milliyetçilerinin, İslamcıların “Ayasofya davası”, fethin tamamlanmasıyla zaferle sonuçlandı. Zaferin kime karşı gerçekleştiği tartışma konusu. Toplumun farklı kesimleri zaferi iki çeşit algılıyor: Kemalist batılılaşmanın son kalesinin yıkılması ve ezanın çana karşı zaferi.

Cumhuriyetin kuruluş sürecinde uygulanan politikalarla; toplumun farklı kesimlerinde, farklı boyutlarda ve farklı konularda çeşitli tarihsel travmalara yol açıldı. Bunlardan birisini Ayasofya konusu oluşturuyor.  9 yüzyıl boyunca Doğu Hıristiyanlığının merkezi olan Ayasofya, İstanbul’un fethi sonrası imparatorluk camisine, cumhuriyetin kurulmasıyla da normal bir camiye dönüştürüldü. Hatta Ezanın Türkçeleştirilmesi sürecine denk gelen 3 Şubat 1932 tarihli Kadir Gecesi’nde, Atatürk’ün talimatıyla Ayasofya’da ilk Türkçe Kur’an okuma merasimi düzenlendi.  1934 tarihinde de Atatürk’ün emriyle müzeye dönüştürüldü. Bu dönüşüm İslamcılarda ve Türkçülerde travmaya yol açtı.  

Konu 1950’lilerden itibaren hiçbir zaman gündemden düşmedi. 13 Aralık 1988 tarihinde, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, “Ayasofya’da ezan seslerini duymak bizim hasretle beklediğimiz andır”  demişti. Bir yıldan kısa bir süre önce ise, yine Recep Tayyip Erdoğan, 2019 yerel seçim kampanyası sırasında kitleden yükselen” Ayasofya ibadete açılsın” sloganlarıyla ifade edilen talebe, “tezgâha gelmeyin, ben istikametimi kaybetmedim” gibi ağır ithamlarla yanıt verdi.

Bugün ne değişti de iktidar “Ayasofya davasını” sonuçlandırdı. Yanıtı aranması gereken soru bu. Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkçülerin, İslamcıların ve muhafazakârların rüyasını gerçekleştiren siyasi karara imza attıran, risk almasına neden olan; Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal kriz olsa gerek. Yoksa toplumun küçümsenemeyecek bir kesiminin 1950’lerden itibaren sürekli dillendirdikleri talepti, Ayasofya’nın Müslümanlara ibadete açılması. Tıpkı 1930’larda Cumhuriyetin kurucu iradesinin ihtiyacı olduğu gibi, Cumhur İttifakının da bugün “milli gururu” okşamaya, şahlandırmaya ekmek su gibi ihtiyacı var.

Seçmeni tutma çabası

Cumhur İttifakı, Ayasofya’nın müzeleştirilmesini İstanbul’un fethinin yarım bırakılması olarak sunuyor.  Türkçülüğün ve İslamcılığın toplumsal ve kültürel zeminlerini güçlendirmek ve iktidarı garantilemek istiyor. Siyasal İslam’ın baskın olduğu, Osmanlığı Türkçülüğünün siyasal ve kültürel zeminlerini kuvvetlendiriyor. İç siyaset ihtiyacı karşılamayı Batı dünyasıyla gerilim ve çatışmayı tırmandıracak biçimde yapmak ise başka bir tartışma konusu.

Bütün araştırmalar oyu eriyen bir iktidar partisinden söz ediyor. Bu riski oluşturan, yeni kurulan partiler olsa gerek. Kemalist Batılılaşmanın sembolü olarak önemli role sahip Ayasofya’yı, yedi düvelle dikleşerek ibadete açmak, İslamcıların ve Türkçülerin büyük rüyalarını gerçekleştirdi.  Gelecek Partisi’ne ve Deva Partisi’ne kayacak doğal seçmenini AKP’de tutma çabasında.   

Türk siyasetinin her renginde “millilik” her dönem kilit açmış, siyasi alım gücü her zaman yüksek olmuştur. Aslında çok dinli, çok dilli ve çok kültürlü Türkiye’de, “milli gurur, milli dava” gibi konular etrafında toplumu yönlendirmek, galeyana getirmek ve seçmenden oy almak her daim kolay olmuştur. Milli tutum her dönem sorgulanmaz bir tutumdur, Türkiye’de.  

Ayasofya’nın fethi hareketini başlatanlar şunu bilmelidir: Hıristiyan dünyasını kışkırtarak gelişecek camilere veya Müslümanlara yönelik provokasyonların yaratacağı milli kalkışmadan nemalanmak, ateşle oynamaktır. Ateş herkesi yakar, insanlığı yakar, bunun farkında olarak davranmak zorundayız. 

AKP, MHP ittifakı 31 Mart seçimlerine kadar “devletin bekası” söylemi etrafında “milli davranış” yaratmayı başardı. 31 Mart yerel seçimlerinde ise bu söylem istenen sonucu doğurmadı. Şimdi cumhuriyetin kuruluşunda toplumun bir kesiminde yaratılan “Ayasofya travmasını” araçsallaştırarak, fetihçi bir anlayış ve söylemle yeni partilerin önleri kesilmek ve siyaset dizayn edilmek isteniyor. Cumhurbaşkanının Ayasofya kararı sonrasında Millete Sesleniş konuşmasının muhtevası tam bu doğrultuda oldu. Türkün, Müslümanların gücünü bütün dünyaya gösterirken, diğer yandan da doğacak tepkilerin hafifletilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanının “İnsanlığın ortak mirası olan Ayasofya yeni statüsüyle herkesi kucaklamaya çok daha samimi, çok daha özgür şekilde devam edecektir” cümlesi, bu anlama gelmektedir.

CHP’nin Ayasofya ile imtihanı

Cumhur ittifakının “tek adam rejimine” karşı olan Millet İttifakı partileri de, Ayasofya konusunda desteklerini açıkladılar. Bu destek, “Osmanlıcı yeni tip Türk milliyetçisi ve İslamcısı” yaratmaya destek olarak tezahür ediyor. Bu siyasetin, kültürel, siyasal ve toplumsal dönüşümün, Türkiye’nin siyasal krizini ne yönde etkileyeceğini kestirmek zor değil. Türkiye’yi bitap düşürecek. Bunun öngörülememesi veya bu durumun fazlasıyla hafife alınması ciddi bir sorun. Türkiye’nin siyasal krizinin aşılamamasının en önemli nedenlerinden birinin, Türkiye siyasetinde “muhalefet etmekten imtina eden, muhalif partiler” sorunu olduğu anlaşılıyor.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “biz karşı değiliz” açıklaması, CHP Cumhurbaşkanı adayı ve ulusalcı Muharrem İnce’nin, Ayasofya’da, 24 Temmuz 2020 tarihinde, Lozan Anlaşması’nın yıl dönümüne denk getirilen ilk Cuma günü namaz kılmaya gitmek istediğini açıklaması, Türk siyasetinin ne derece millileşme sevdalısı olduğunu gösteriyor. CHP, iktidarın gündem değiştirme taktiği sanıp, “buyurun yapın görelim” basitliğiyle davranarak kötü gol yedi.

Ayasofya kararıyla yapılan, Cumhuriyetle birlikte inşa edilmek istenen Türk-İslam milli kimliğinde, İslamcılığın eskisinden çok daha fazla baskın olacağının açık ilanıdır. Siyasetin merkezindeki dini duyarlılığının ağırlığı, çok fazla arttı. Yeni bir “milli gurur” inşa ediliyor. Siyasette ve toplumsal yaşamda seküler yaşam duyarlılığı azalmaya yüz tutmuştur. Cumhuriyetçiler, yaşam tarzı siyaseti yapmanın ağır bedelini, başka bir uca savrularak topluma ödettirme yolundalar.  

Bu edilgenliğin, toplumsal yaşamda ve kültürel boyutta güçlü ve derin olma olasılığını dikkate almayan, önemsemeyen “tek adam karşıtlarının”, Cumhur İttifakına alternatif olmalarını beklemek yanıltıcıdır. Siyasetin direksiyonunu İslami, milli duyarlılıklar yönüne kıran CHP’nin, evrensel değerler ekseninden uzaklaşması, Türkiye krizinin demokratik değerler eksenli çözümünü zorlaştırıyor. Ülke muhalefetsiz kaldıkça, iktidarın “biti” canlanıyor.

Hem iktidar partilerinin hem de ana muhalefet partisinin hesaba katmadıkları, son dönemde Z kuşak tanımlanan başka hayat isteyen genç seçmenler, bütün hesapları bozacak gibi görünüyor.

Hiç kuşkusuz ki, Ayasofya’nın bir gecede ani bir kararla müzeye dönüştürülmesinin travmasının atlatılmasına destek vermek, eşit, adil, özgür yaşamı savunmanın bir gereğidir. Ancak 1500 yıllık dünya mirası Ayasofya’nın kültürel savunusu, fetih anlayışıyla, milliyetçi muhafazakâr blokun belirlediği siyasal alan içinde ve içerikte yapılamaz. Geriye dönüşü olmayan tünele adım adım yaklaşılıyor.

ETİKETLER

Editörün Seçimi