Endüstriyel futbol

Yabancı kuralı sonunda belli bir grubun çıkarlarının gözetileceği şekilde "yerli oyuncu yetişmiyor" bahanesiyle yeniden düzenlendi.

Kasımpaşa maçından sonra Beşiktaş Teknik Direktörü Sergen Yalçın'ın "Herkes Ajax örneğini veriyor; ama önce tesisleşme lazım" diyerek futbolun endüstriyelleşmesinin en büyük gerekliliklerinden olan bir duruma dikkat çekmesi yine kulak ardı edilecek ve muhtemelen 20 sene sonra bile yabancı sınırını sınırsızlığını konuşuyor olacağız.

Yabancı sınırıyla ilgili düşüncelerimi daha önceki iki yazımda detaylı olarak anlattığım için yeniden neyin amaçlandığını ve bu işin mantıksızlığını anlatmayacağım.

Ancak Sergen Yalçın'ın da değindiği üzere, birbirinden bağımsız olarak açıklanamayacak genç oyuncu-alt yapı yatırımları-tesisleşme-yabancı sınırı gibi konular aslında tamamen neden futbolun endüstriyelleşmesinin önemli olduğunu gösteriyor. 

Endüstriyel futbol, özellikle romantik eğilime sahip insanlar tarafından genellikle büyük bir tehlike gibi gözüken, geçmişe dair hoş olan tüm izlerin silinmesine neden olan ve futbolun güzelliğini öldüren bir olgu gibi anlaşılıp değerlendiriliyor.

Oysa futbolun endüstriyelleşmesi, kulüplerin refahı ve daha eşit bir düzenin sağlanması için oldukça gerekli.

Öyle ki, endüstriyel futbola karşı olanların limanlarından Livorno, kötü yönetildiği için sonunda Serie B'den de düştü. Tıpkı Eskişehirspor gibi... 

Türkiye bugün futbolda endüstriyelleşememenin sıkıntılarını yaşayan bir ülke.

Doğru düzgün bir tesisleşme yok, kurumsal yapılar yok, sporcu ya da antrenörlerin haklarını arayacakları bir sendikası yok...  Süper Lig'in bir sosyal medya hesabı bile yok...

Devlete ve güncel siyasete bağlı yapıların geliştirildiği, başkan ya da yöneticilerin kendi tanıtımlarını yaptıklarını feodal sistemlere hapsolmuş kulüpler, altyapı ve üst yapının bir arada uzun vadeli sağlıklı gelişimine daima uzak kaldılar.

Günü kurtarmak için yapılan ezbere transferlerle, altyapının en iyi oyuncusuna bile şans vermenin büyük risk olarak algılandığı bir futbol düzeninde futbolun kurumsallaşmasını ve endüstriyelleşmesini beklemek imkansız.

Çoktan iflas bayrağını çekecek olmasına karşın devletin müdahaleleriyle bunu erteleyen kulüpler için, geniş vadeli yatırımlar bir lüks ve zaman kaybı olarak görülüyor. 

Başarının ardında nasıl bir mantık yattığını ve bu mantığın mevcut konuma ve değişen şartlara göre nasıl geliştirilebileceğini düşünmeksizin uluslararası ya da kurumsal hiçbir başarı getirmeyen bilindik pratikler, "Burasının matematiği farklı, Türkiye'de uzun vadeli yatırımlar sökmez" gibi eski düzenin devamını sağlayan düşüncelerden ilham almaya devam ediyor.  

Avrupa futbolunun son 20 senesi çöküşten başarıya ya da tam tersine sahip kulüplerin hikayeleriyle dolu.

Örneğin belirlenen finansal planlamanın dışına çıkmanın ve sportif başarısızlığın bir arada en büyük çöküşlerden birine sebep olduğu kulüplerden biri Borussia Dortmund'du.

Jurgen Klopp, Borussia Dortmund'a gelmeden kulüp kötü bir dönemden geçiyordu.

1997'de Şampiyonlar Ligi'ni kazanan takım, kısa bir zaman sonra aynı başarıyı tekrar yakalamak istemişti.

2000-2001 sezonuna girilirken Koller-Amoroso ikilisine 36 milyon eurodan fazla bir bedel ödeyen kulüp, Şampiyonlar Ligi'nden elenmiş ve kazanmayı planladığı gelirlerden mahrum kalarak sezonu büyük bir zararla kapatmıştı.

Mali yapıyı sarsan bu durumlar, 2005 yılında kulübü iflası açıklama noktasına getirdi. Başkan Niebaum ve menajer Meier istifa etti.

Hisse senetleri büyük düşüş yaşayan kulübün 2006 yılı sonunda yaklaşık 180 milyon dolar borcu vardı.

Kulüp, önce bankalarla anlaşıp borçlarını yapılandırdı, ardından oyuncu maaşlarında kesintilere gitti.

2006-2007 sezonunu Hollandalı Bert van Marwijk ile geçiren kulüp, Tomas Rosicky'yi ve David Odonkor'u satarak iyi bir gelir elde etti.

Bir sonraki sezonu ise Thomas Doll ile idare etmeye çalışan kulüp bu kez Smolarek'i sattı.

2008-2009 sezonuna girilirken ise Mainz ile yollarını ayıran Jurgen Klopp ile anlaşan Dortmund, yeniden yapılanma projesinin en önemli transferini yapmış oluyordu.

Kulüp, maliyetli oyuncular almak yerine altyapıya yöneldi, yaş ortalamasını düşürüp Götze, Nuri Şahin gibi oyuncuları parlattı.

Kulübün ortaklık yapısını değiştirildi ve yeni kaynaklar bulundu. Bilet fiyatları aşağı çekilerek Klopp'un gelişinden sonra takım her maç 5 bin daha fazla seyirciye oynamaya başladı (yaklaşık 77 bin).

Kısa zamanda gelirlerini üç katına çıkartan kulüp borçlarını hızla eritti. Sonrası ise herkesin bildiği bir hikaye...   

Futbol endüstrisinin içinde güçlü bir şekilde yer almak, planlı bir kurumsal yapılanmayı ve mevcut zorluklara göre hareket etmeyi gerektiriyor.

2000-2001 sezonundaki plansız yapılaşma ve sportif başarısızlık Dortmund'u neredeyse çökme noktasına getirmişti.

Ancak iyi bir planlama yapıp buna sadık kaldıkları için daha güçlü bir şekilde geri döndüler.

Endüstriyel futbol tam anlamıyla budur.

Büyük mali sıkıntılar yaşayan Türk kulüpleri için başucu hikayesi olabilecek bu yapılanma, spor yöneticiliği alanındaki önemli vaka çalışmalarından biri olarak işleniyor.

Başarı, olmayan paralarla ya da sonu gelmez borçlarla yıldız getirip, iki şampiyonluk almak değil.

O şekilde kazanılan her günlük başarı çöküşü biraz daha hızlandıracaktır.

Yabancı sınırına federasyon karar verse de tesisleşme, altyapının geliştirilmesi ve finansal yapısını güçlendirilmesi her kulübün kendi elinde... 

*Yazının Borusia Dortmund'u anlatan kısmı Tuğrul Akşar'ın "Borussia Dortmund: Uçurumdan zirveye, iflastan Para Ligi'ne bir Külkedisi Hikayesi" adlı yazısından derlenmiştir. 


*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi