Hak-mak savunmak yasak!

Offf… Ne desem bu hafta için?

Ne desem bir eksik kalır.

Büyükada Davasında karar çıktı. Duruşma öncesinde 19 İnsan Hakları kuruluşunun ortak açıklamasında özetle şöyle deniyordu:

Üç yıl önce Büyükada’da düzenlenen olağan bir sivil toplum toplantısında insan hakları savunucuları gözaltına alındı… Gerçeklerden uzak iddialarla gazetelerde ve televizyonlarda hedef gösterildi. Yaratılan bu iklimin gölgesinde hiçbir hukuki gerekçe olmadan tutuklandılar. 

Hazırlanan iddianamede akla mantığa aykırı bambaşka suçlamalar yöneltildi… Kanun gereği savcılık makamı adil yargılanmayı sağlamak ve sanıkların haklarının korumakla yükümlüyken, çürütülen iddialara dayanarak cezalandırılmalarını talep etti…

11 hak savunucusu, hiçbir istisna olmadan beraat etmelidir. 

Durum aynen böyle. İddianamenin her satırı A’dan Z’ye hayal mahsulü, Savcının kendi tahminlerinden öte hiçbir kanıt yok. 

Sonuç?

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi onursal başkanı Taner Kılıç’a örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay, Günal Kurşun, İdil Eser, Özlem Dalkıran'a 'örgüte yardım' suçlamasıyla 1 yıl 13 ay hapis cezası verildi.

 

Aynen önce HDP’nin, sonra Baro avukatlarının Ankara’ya yürüyüşünde olduğu gibi bugün Ankara’da yapacaklarını ilan ettikleri toplantı öncesinde de Ankara valiliği Corona önlemleri bahanesiyle her türlü gösteriyi yasakladı ama avukatların Adliye önündeki buluşmasını engelleyemeyince yine gelsin gaz… O da fayda vermedi. 

****

Yasa tasarısı Adalet komisyonunda. Baro temsilcileri kapı önünde. Direnmeleri sonuç verdi. 3 baro temsilcisi komisyon toplantılarına girecek. Girecek de n’olucak? Emir en yukarıdan. Kanun geçecek, özellikle üç büyük şehirde bir sürü baro oluşacak…

Sonra neler olacak?

Gazeteci Aydın Engin, T24’teki köşesinde bir manzara çizivermiş:

 

Demek İstanbul’da 26 baro kurulabilecek. Ankara 10, İzmir ise 5 baro ile yetinecek…Peki üç büyük kentimizde, hele hele 26’ya kadar yolu olan İstanbul’da bu kadar baro olunca ne olacak? 

****

Bir kere halk arasında, evlerde, kahvelerde şöyle sohbetler dönmeye başlayacak ve bu sohbetler "fısıltı gazetesi" sayesinde git gide yaygınlaşacak:

 

- Yav On Yedinci Baro var ya valla oranın avukatları ipten adam alırlar. Öyle marifetliler yani…

 

- Boşversene abi, senin Dördüncü Baro’dan haberin olmamış besbelli. Hani eskiden "İstanbul grubu" deniyordu ya, hani istedikleri yargıçtan istedikleri kararı alıyorlar, istedikleri savcıya istedikleri iddianameyi yazdırıyorlardı, hani karabatak mı, pelikan mı ne bir su koşuyla irtibatları vardı ya, işte onlar şimdi Dördüncü Baro’yu kurdular…

 

- Yav ben kuru gıda toptancısıyım ya, karşılıksız çeklerden çok canım yandıydı valla. Tahsil edilsin diye çek-senet mafyasına verdiğim haracın hesabı yoktu…

- E şimdi ne değişti? Karşılıksız çek vermiyorlar mı artık?

- Veriyorlar ağam, veriyorlar ama sen Yedinci Baro’nun avukatlarını bir tanısan. Maazallah çekini ödemeyenin ciğerini koparır alırlar… O kadar yani…

  

Nasıl anmazsınız sevgili Aziz Nesin’i. Faşizmin rezilliğini sergilemek için gerçekten büyük bir silah mizah. 

Timur taa, Semerkant’tan Ankara’ya kadar gelmiş, Bayezit’i yenip esir almış, Anadolu’da omuz üstünde baş bırakmamış, ama Akşahir’deki tüm varlığı üstüne ters bindi eşeği, tek silahı keskin zekası olan bir filozof karşısında çaresiz kalmış… 

Aziz Nesin az daha bu büyük suçunu hayatıyla ödeyecekti, iki gün önce  yıldönümünde andığımız Sivas katliamında. Biz onu saygı ve sevgiyle anarken, başka biri de farklı bir düşüncede. AKP Sivas yöneticisi Murat Toraman "Sivas katliamı" ifadesinin "Sivas'ın imajına zarar verdiği" iddiasıyla Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.   “İsteyenin bir yüzü” mü diyor sadece, yoksa majestelerinin yargısına duyduğu sonsuz güven mi ona bu cesareti veriyor?

**** 

Ne demişler? Yiğidi öldür, ama hakkını yeme. Tayyip beyin çalışkanlığına şapka çıkarmamak mümkün değil. Ah bir de bu enerjisi ve kararlılığını -kendi iktidarının bekası için değil, toplumun mutluluğu için harcasa. Ne gezer!.. 

Bakın neler oldu, geçen hafta.

 

Üniversite giriş imtihanlarının önce ertelenmesi ama daha sonra -herhalde bir an önce bitsin ki ailece tatile çıkıp iç turizmi canlandırsınlar- diye tekrar öne alınması gençler arasında tepkiye yol açmıştı. Herhalde bu tepkiyi, yatıştırmak için Tayyip beye gençlerle hasbıhal edeceği bir Internet konferansı hazırlandı. Tabii istendiği şekilde konuşacak 7 genç de ayarlandı. Üstelik video konferans yayını izleyici tepkilerini de yansıtacaktı. Ama umulmayan bir şey oldu. O yorumlarda yoğun bir şekilde “Sana oy moy yok”, “sandıkta görüşeceğiz” mesajları yağmaya başlayınca yorum bölümü kapatıldı. O da yetmedi, bu kez “Dislike” yani “Beğenmeme” tepkileri yağmaya başladı. AkTroller uyanıp “Like” yani “beğenme” düğmesine tıklamaya başladılar ama 100 bine ulaşamadılar, 350 bin karşısında 3,5’a 1 mağlup oldular.

Sonuç? 

Tayyip bey bu duruma hemen uyum sağladı. Sözünü ettiğimiz video konferansta sosyal medya için "Nefret etsek böylesine yaygın ve etkin şekilde kullanmazdık" diyen Erdoğan 5 gün sonra "Tamamen kaldırılmasını istiyoruz" dedi ve tabii bunu emir Kabul eden partisi Sosyal Medyayı zapt-ü rapt altına alacak bir yasa değişikliğini hazırlamaya girişti.

Kullandığı gerekçe, kızının 4. çocuğunu dünyaya getirdiği haberine sosyal medyada yapılan çirkin saldırılar. Oysa bu saldırıları kimse sahiplenmedi, kınamayan da kalmadı. Tabii Demirtaş’ın eşine, İstanbul CHP İl Başkanı Canan hanıma, saygın gazeteci Nevşin Mengü’ye bin beter hakaretleri yapmak “ifade özgürlüğü”…

 

Tayyip bey, 29 Haziranda yine aldı sazı, dedi ki:

“Biz geniş vizyonlu gayretle ülkemize hizmet ederken, birileri yine sinsice milli ve manevi değerlerimize saldırıyor”.İnancımıza ve kültürümüze aykırı marjinal akımları destekleyenler bizim gözümüzde aynı sapkınlığın ortaklarıdır. Halkın lanetlediği hiçbir yanlışın bu ülkede kök salma imkanı yoktur…

Buradan milletimin tüm fertlerini rabbimizin yasakladığı her türlü sapkınlığı sergileyenlere karşı dikkatli olmaya, tavır almaya davet ediyorum.”

 

Bu, net bir nefret söylemi. Farklı cinsel kimlik veya eğilimleri sapkınlık olarak niteliyor ve halkı bu sapkınlığa karşı tepki göstermeye çağırıyor. 

Cümlenin başını “Ne yapalım, bilgisi ve ufku bu kadarmış, onun da ifade özgürlüğü var” diyerek hoş görebiliriz, ama cümlenin sonu, yani halkı tepki göstermeye çağırmanın verebileceği sonuç korkunç. Çünkü bu çağrıyı yapan sokaktaki herhangi biri değil. Emri altında ciddi bir paramiliter güç oluşturmuş biri. Eli tabancalı, palalı bu gücü, Gezi olayları sonrasında işlenen cinayetlerde yakından tanıdık. Bu tür olaylar bu kez “sapkın” olarak tanımladıkları vatandaşlarımıza yöneldiğinde doğabilecek acı sonuçların sorumlusu, sadece o tetikçiler mi olacak? Ya onları suça azmettiren?

Derken, bir boyut daha eklendi bu zırvalığa. Kadına yönelik şiddete karşı İstanbul Sözleşmesi de hedefte.

 

AK Parti Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş buyurdular ki: 

İstanbul Sözleşmesi evet yanlış bir şeydir, bu çok açık söylüyorum.

İki tane husus var, bizimle asla uyuşmayan. Birisi “Toplumsal Cinsiyet” meselesi, bir de “Cinsel yönelim” tercihi… Tam da bu LGBTİ gibi marjinal unsurların, arkasına sığınarak faaliyet yapabileceği alanlar olarak görülüyor.

Yine sözleşmenin içinde yer alan “Sözde namus, ahlak, gelenek, örf, adet gibi konularla mücadele etmek, hükümetlerin vazifesidir” gibi bir kavram geçiyor. Bunlar asla kabul edilebilir hususlar değildir…

Halkımızda böyle büyük bir beklenti varken AK Parti olarak biz buna bigane kalmayız. Nasıl usulünü yerine getirerek bu sözleşme imzalanmışsa, aynı şekilde usulü yerine getirilerek bu sözleşmeden çıkılır.

Şimdiii, ne anladık bu mesajdan? 

Numan bey bu anlaşmayı beğenmiyormuş, nasıl usulüne uygun bir süreçle girildi ise yine aynı şekilde çıkılabilirmiş. Herhalde çıkılabilir, o ayrı bir konu.

Peki neden beğenmiyormuş? İşte zurnanın zırt dediği yer orası. 

“Toplumsal Cinsiyet, Cinsel yönelim Tercihi” deyimleri kabul edilemezmiş, LGBTİ+ filan marjinal gruplar bu sözlerin himayesinde faaliyet gösteriyormuş. 

Yaptıkları sanki terör faaliyetleri. Yasaklanan eylemin adı “Onur Yürüyüşü”. “Biz de İnsan Onuru taşıyoruz” diyorlar. İnsan saymıyorsunuz onları, öyle mi? 

Eee?  İnsan Hakları için çalışan örgütler de Birleşmiş Milletlerin “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ne dayanarak, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ekleri”ne dayanarak çalışıyorlar. Bizim 12 Eylül Cuntasından miras bir yamalı bohça olan Anayasamızın 90. maddesinde bile uluslararası sözleşmelerin üst norm olduğu, iç hukukla çeliştiğinde onların uygulanacağı yazıyor. 

Ayrıca sözleşmede “sözde” -her halde Numan beyin katkısı bu sözde sözcüğü- namus, ahlak, örf adet, gelenek gibi kavramlarla mücadele edilmesi, hükümetlerin görevidir… gibi bir kavram geçiyor. Bunlar asla kabul edilebilir hususlar değildir demiş Numan bey.

- Peki iptal edilecek mi? Sorusuna da şöyle yanıt vermiş: 

Halkımızda böyle büyük bir beklenti varken AkParti olarak biz buna bigane kalmayız.

Hmmm… Soruyu soran gazeteci “Peki halkımızdaki bu büyük beklentiyi nasıl belirlediniz?” diye sormuş mu?

Hayır.

Sonra eline mikrofonu alıp sokaklarda insanlara “İstanbul Sözleşmesi nedir, biliyor musunuz? diye sormuş mu? Tabii ki yine hayır. 

Ah, ne kadar isterdim insanların çoğunluğu bu soruya “Evet” yanıtı vermesini 

Sözün bittiği yerdeyiz galiba. Artık söz değil, eylem gerek. 

Demirel’in dediği gibi, “Sokaklar yürümekle aşınmaz”, ama diktatörlükler aşınır… Güneş ufuktan şimdi doğar…

* Bu yazının video haline şu adresten ulaşabilirsiniz. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Tümü Şanar Yurdatapan - Diğer Yazıları

Sağlığınıza Tayyip Bey… 13.07.2020
Hak-mak savunmak yasak! 06.07.2020
Kelam-ı Memnu 29.06.2020
Yürüyelim arkadaşlar 22.06.2020
12 soruda: Mutlu musunuz? 15.06.2020

Editörün Seçimi