Sosyal belediyecilik nedir, ne değildir?

Türkiye’de sosyal yardımların GSYH oranı 2001 krizi ve AKP iktidarı ile önceki dönemin 6 katına çıkmış. 2001 krizi öncesi sosyal yardımların GSYH oranı yüzde 2-2.5 civarlarındayken, 2013’ten günümüze yüzde 13 ortalamasını seyrediyor. 4 milyona yakın hane, 17 milyona yakın insan sosyal yardımlardan faydalanıyor. Ben bu tabloya kısaca “insanları kursaklarından yakalamak” diyorum. Pandemi sürecini bir kenara koyarsak ki bu olağanüstü bir zaman dilimidir ve sosyal yardımların gerçekten konuşulması gereken dönemdir. Bunun dışındaki sosyal yardım rejimi sürdürülebilir görünmüyor.

Türkiye’de emeklileri, çalışan insanları ve işsizleri alt alta yazarak hesapladığınızda, çalışan 21 milyonun üzerine aşırı yük bindiğini, böyle devam edilmesi durumunda 21 milyonun bu yükün altında ezileceğini görmek zor değil. Oysa 8-9 milyon emekliyi kenara ayırdığımızda 30 milyona yakın istihdam dışı insanla karşılaşıyoruz. Merkezi iktidarın bu tabloyla bir sorunu yok; Onlar daha çok insanı kendilerine kul yapma peşinde. Peki biz belediyelerimizde ne yapabiliriz?

Önce zaten yapılanlardan ve takdir edilmesi gerekenlerden başlayalım; Bizim büyükşehir belediyelerimiz nefes almadan kreş ve anaokulu yapmalıdır, bunu yapıyorlar da... Kadının çalışma hayatına katılmasının ön koşulu olarak kreş ve anaokulları hayati öneme sahip; iktidar belediyelerinde bunun yerine sübyan mektepleri ve çocuk Kur’an kursları açmak tercih ediliyor. Kadın evden çıkmadığı ve sosyal yardıma muhtaç yaşadığı durumda AKP için kolay bir oy hedefi. Tekrarlanan iki İstanbul seçiminde de Binali Yıldırım’ın bizim adayımızı geçtiği tek kategori ev kadınları.

Bizim hakim kılmamız gereken anlayış, sosyal yardımın değil emeğin en yüce değer olduğudur. Esenyurt’ta göçün ve yoksulluğun yakıcı olduğu dönemlerde hemen yanımızdaki daha zengin yerleşkelerde ev ve işyerleri için temizlik personeli ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaca bakarak ilçemizde kadınlara çamaşır, bulaşık makinası kullanmaktan, cam bezi ve yer bezi ayırdına kadar hızlandırılmış kurslar açmıştık. Bunu küçük görenler oldu o dönem; fakat insanların çalışarak hayatını idame ettirmesi sosyal yardıma muhtaç biçimde yaşamalarından çok daha onurludur. İnsanları kul yerine yurttaş olarak konumlandırmanın da önkoşuludur.

İstihdam konusu ile ilgili yapmamız gereken çok şey var. Örneğin pamuğun girdiği her yerdeki büyükşehir belediye başkanlarımız 1-2 milyon metrekarelik alanları kamulaştırarak TekstilKent projelerine girişmelidir. Tekstil atölyelerini ve fabrikalarını bu alana toplayarak verili duruma kıyasla maliyetlerini düşürebiliriz. Örneğin bu alanlar için enerji santralleri ile daha ucuz enerji dağıtabiliriz. Bu büyüklükteki üretim yerleşkeleri her büyükşehirde 500-600 bin çalışana kadar istihdam sağlayacaktır. Tekstilde Çin ve Mısır ile yarışmamız ancak bu yolla olabilir.

Başka bir sosyal yatırımımız ise tarımda küçük üreticiler ve kadın kooperatifleri ile ilgili olmalı. İzmir seyahatimde Başkanımız Tunç Soyer ve eşi Neptün Soyer ile bu konuda fikir alışverişinde bulundum. Belediyelerimiz bu konuda iyiler fakat bunu bir adım ileriye götürmeliyiz; hal yasasına dayanarak bizim büyükşehir belediye başkanlarımız bütün büyükşehir pazar alanlarında küçük üreticiye ve kadın kooperatiflerine yüzde 25 alan açmalı. Bu hamleyle hem üreticiyi hem tüketiciyi koruyabiliriz.

İnsanları kursağından yakalamak, kendine kul/köle etmek bizim işimiz değil, bize yakışmaz da... Bizim görevimiz aklına seslendiğimiz, kendi ayakları üstünde durabilen yurttaşları desteklemek. Bu bağlamda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni, Bellini’nin Fatih tablosu hamlesi nedeniyle kutlarım. Bizim kültür ve tarih turizmi kulvarında Paris’ten, Amsterdam’dan, Londra’dan geride olmamız, elde ettiğimiz gelirin Avrupa ülkelerine kıyasla çok az olması bir sorun. Kültür Bakanlığı belli ki bu sorunla ilgilenecek nitelikte değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi önemli sanat eserlerini toplayarak finansal geri dönüşü de olacak projelere imza atabilir.

Yurttaşların barınma ihtiyacı ile ilgili yani konut sorununa dair hamlelerde de kültürel meseleleri unutmayalım. Esenkent projesinde olduğu gibi 4 bin kişilik açık hava tiyatrosu bir örnek, böyle örnekler bizi kasaba sağcılığından ayırır. Benden sonraki AKP yönetimi benim açtığım kültür merkezini düğün salonuna çevirmeyi tercih etmişti. Düğün ya da hemşeri derneklerinin toplantıları bir ihtiyaçtır fakat bunları resmin, heykelin, karikatürün, edebiyatın, yabancı dil öğreniminin karşısına koymak kasaba sağcılığının karakteridir. Yurttaşın aklına hizmet edecek yatırımlara tam gaz devam. Herkese kolay gelsin.

ETİKETLER

Editörün Seçimi