Yüksek tansiyon, iktisadi durum, bekçiler…

Hekimlerin söylediğine göre, ‘yüksek tansiyon’, eğer önlem alınmazsa, insan vücudunu yavaş yavaş çökertiyor. Aslında kronik rahatsızlıkların tamamı böyle…

Toplumsal yapı da o toplumu oluşturan insanın yapısına çok benziyor. Kronikleşen tüm toplumsal hastalıklar bizzat toplumun kendisini çürütüyor.

Pek çok kronik hastalığın yanı sıra, Türkiye’nin çok uzun süredir bir ‘yüksek tansiyon’ sorunu yaşadığını söyleyebiliriz.

İktisadi ve siyasi pek çok yansıması olan bu topyekûn gerilimi hiçbir toplumun uzun süre tolere etmesi beklenemez.

Dolayısıyla, Türkiye’nin bir bıçak sırtında olduğu pekâlâ söylenebilir. Ya o tarafa, ya beri tarafa devrilecektir. ‘O taraf’ ve ‘beri taraf’ tahlilleri ise ayrı bir konu tabii…

Evet, her gün yeni bir ‘tansiyon sorunu’ yaşıyoruz. Misal, barolar Ankara’ya yürüdü ve milyonlarca öğrencinin ‘pandemi’ye rağmen sınavlara sokulduğu günlerde, 60 kadar baro başkanı bu sefer ‘pandemi’ bahanesiyle Ankara’ya sokulmadı.

Hem eşyalar adıyla çağrılmıyor hem her hukuksuzluğa bir kulp bulunuyor.

Bunlar çok konuşuluyor, çok tartışılıyor, lakin pek çok tartışma sadece sonuçlar etrafında dönüyor ve aslında fuzuli bir gürültü yaratmanın ötesine geçemiyor.

Her şeyden önce, tüm bu yaşananların, işin iktisadi boyutuyla ilgili olduğunu vurgulamak gerekir…

İktisadi olarak güçlü bir iktidar, istisnai durumlar dışında, bir kaide olarak her zaman kendi meşruiyetini yaratır. Çoğunlukla başkalarını sömürerek yaratılan ‘refah’ topluma verilen bir sus payıdır, rüşvettir.

Dolayısıyla, Türkiye’de giderek daha büyük bir toplumsal boyut kazanan siyasi gerilimler, iktisadi çöküşün birer yansıması olarak değerlendirilmelidir. Başka deyişle, ekonominin sıfırı tüketmesine rağmen iktidar etmekten vazgeçmeyen, aslında vazgeçemeyen bir blokla, onun karşısında tırmanan bir memnuniyetsizlikle karşı karşıyayız.

AKP iktidarının kurmuş olduğu sürdürülemez iktisadi çarkın artık işlemediği herkesin malumu: Deniz bitti. Para sıkıntısı büyük. Nakit bulunmak zorunda. Her gün bunun sıkıntısını yaşıyoruz.

İki güncel konu olduğu için söylüyorum; İş Bankası’na ve milyonlarca emekçinin kıdem tazminatına el konulmak zorunda. Nakit temini için bu gibi adımları atmaktan başka yol yok.

Sadece bu iki ‘tedbir’ bile yasalara, dolayısıyla barolara, sendikalara, işçilerin bizzat kendilerine rağmen gerçekleşebilir. Tansiyon ister istemez yükselir.

Bu öyle bir anafor ki, nakit arayışı kendisine durdurulamaz bir çılgın tempo yaratmak zorunda kalıyor ve tansiyon düşürülemiyor.

Hani her gün bir kasabamızda, köyümüzde topraklarını, derelerini, ormanlarını korumak için feryat figan ortaya atılan insanlar var ya, işte onların çocuklukları, anıları, kolektif mirasları nakit karşılığı bir şirkete satılmış ve halk da sözünü ettiğimiz anafora kapılmış oluyor.

Bundan çok uzun süre önce vurgulamıştık, “Para edecek her şey satılacak. Mesela İstanbul’da Haydarpaşa’dan Selimiye Kışlası’na kadar her yer mezata düşecek…”

Ucu göründü…

Kahin olduğumuzdan değil, satılacak yerler azaldığından biliyoruz…

Peki, ne olacak?

Tansiyon düşmeyecek.

Bankaya el koyarsanız; kıdem tazminatlarına, halkın dağına, taşına, ormanına, deresine göz dikerseniz tansiyonu yükseltirsiniz.

Tam da bu sebeple iki müessesenin önemi inanılmaz ölçüde artmıştır: Diyanet İşleri Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı.

Birisi tevekkül telkin etmekte, kadere rıza göstermeye çağırmaktadır. Ve tabii rızanın temin edilemediği yerde diğer müessesenin ‘zor’u devreye girmektedir.

O yüzden güncel tansiyon mevzularından ‘bekçi’lerin varlığı da artırılan yetkileri de iktisadidir. Herkesin işini kaybettiği şu günlerde istihdama en çok katkı sağlayan mesleklerin polislik, bekçilik ve imamlık olması tesadüfi değildir.

Ne diyelim, sonumuzun hayırlı olmasını diliyoruz en fazla…

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

ETİKETLER

Editörün Seçimi